25 Aralık 2009 Cuma

Belarus Notu 7

Evet, yeni bir hafta da yeni bir Belarus notuyla karışınızdayım. Bu haftaki not biraz daha kültür sanat ağırlıklı olabilir kusura bakmayın (müzeye gittim de).

Bu hafta buraya geldiğimden beri aradığım savaş müzesini buldum ve gittim( şehrin meydanındaymış). 2. Dünya Savaşı’na dair olan bu müzeyi gezmek yaşadığınız topraklardaki tarihi birebir hissetmenizi sağlıyor. Her tarafta insanların lüks restoranlarda takıldığı, gece kulübe gittiği bu şehrin tarihini bilseniz bile şehirde hiçbir politik hareketlilik olmaması sizin o atmosferi yaşamanızı engelliyor ancak müzeyi gezdikten sonra şehre daha farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Müze oldukça büyük, kapalı ve açık kısımdan oluşuyor. Açık kısmı ve içerinin 1 katını tam olarak gezemedim daha sonra gezeceğim. Müzede özellikle 2. Dünya Savaşında Belarus’un durumunu anlatıyor. Savaşın başlangıç döneminde Kızıl Orduya katılmayı çağıran afişler ve askere yazılan gönüllülerin fotoğrafları bulunuyor. Bazı önemli çarpışmalar, 3 boyutlu olarak resmedilmiş. Müzenin en etkileyici yanını Minsk’in işgal edildiği döneme dair belgeler oluşturuyor. Almanlar’ın duvarlara astığı Almanca Rusça broşürler ve talimatları burada görebiliyorsunuz. Ayrıca partizanlar tarafından öldürülmüş Alman askerlerinin eşyaları da sergileniyor. Müzenin insanı en çok duygulandıran yeri ise her gün dolaştığınız caddelerin, sokakların işgal dönemindeki fotoğraflarını görmek. Minsk 2. savaş sırasında yıkılıp tekrar inşa edildiği için çoğu yer benzemese de Lenin Meydanı olarak bilinen ve partizanların idam edildiği alan hala eski dönemdekine benzer bir şekilde duruyor. Müzeyi gezerken partizanların Almanlar tarafından çekilmiş idam fotoğraflarına rastlıyorsunuz. Lenin meydanında boynunda Almanlara karşı savaştığım için idam ediliyorum partizanım yazan tabelalarla idam edilmiş partizanların fotoğrafları var. Bu fotoğrafı çeken Alman subayının duygularını merak ediyor insan. Çünkü kadın bir partizanın neredeyse ipe getirilişi ve asılışı kare kare belgelenmiş. Bunları görmek gerçekten insanın kanını donduruyor ve 2. Dünya Savaşı sırasında partizanların verdiği kahramanca mücadeleye bir kere daha saygı duymanızı sağlıyor. Bu arada bizim Rusça öğretmenimizin annesi de partizanmış onu da öğrenmiş oldum.

Müzeyi tekrar gezdikten sonra tekrar anlatacağım. Müzeye dair en kötü yan İngilizce info olmaması dolayısıyla eşyaların altında yazanları anlayamamanız. İngilizce bilen bir arkadaşla giderek bu sorunu çözdükten sonra müzeye dair detaylı bir not yayınlamayı düşünüyorum.

Bu hafta hayatımda ilk kez buz pateni yaptım. Aslında gitmeden önce çok korkuyordum. Beni tanıyan arkadaşlar ne kadar dengesiz olduğumu bilirler ama ilginç bir şekilde sanırım çok temkinli olduğumadn hiç düşmedim. Burada buz pateni olayı çok yaygın ve çok ucuz. 2.5 milyona paten kiralayıp 2.5 milyon da bir saatliğine piste verip kayabiliyorsunuz. Ayrıca yılbaşına doğru şehir merkezindeki Октобрская meydanı (bu meydan aynı zamandan Avrupa’nın tam orta yeri kabul ediliyor sanırım ve zamanında burada 30 metrelik bir Stalin heykeli mevcutmuş) yıkanarak buz tutması sağlanıyor ve ücretsiz bir kayak pisti oluyor. Keşke paten kaymayı yapmayı bilerek gelseymişim diyorum ama sanırım dönene kadar öğrenebilirim diye umuyorum. Yalnız 25 yaşında adamın (yani benim) tutuna tutuna kaymaya çalışırken yanından 8 yaşında artistik patinaj yaparak çocukların geçmesi de çok komik bir görüntü oluşturuyor.

Bu arada buz pateni yapmaktan korkmam oldukça saçmaymış çünkü zaten yağmur yağdığı veya karların eridiği günler burada tüm kaldırımlar buz tutuyor ve bu kaldırımlarda yürümek normal paten yapmaktan çok daha zor oluyor. 2 kere düştüm kıçı kırıyordum az daha.

Bugün Noel. Hristiyan bir ülkede noelin nasıl kutlandığını hep merak ediyordum sonunda yerinde görmüş oldum ama pek bir şey anlayamadım. Öncelikle şunu öğrendim ki Ortodoksların ve Katoliklerin Noelleri farklıymış. Bizim bildiğimiz 24 Aralık gecesi Noel’i Katoliklere aitmiş, Ortodokslar ise Noel’i 7 Ocak gibi bir gecede kutluyorlarmış. Noel’in bir aile tatili olduğu bu nedenle ortamların çok güzel olmayacağını düşünerek (tabi biz 25 aralık gecesi sanıyorduk) bir gün önceden dışarıya çıktık ve neredeyse tüm mekanlar özel partiler dolayısıyla kapalıydı. Açık olan tek mekana ise giremedik. Buraya geldiğimizden beri ilk kez bir mekanın kapısından çevrildik ama sebebi oldukça komik olduğu için anlatmam gerekiyor.
Burada mekana girerken insanın eline bir damga vuruyorlar. Bu damga tam tekila içerken tuzun konulduğu hafif oyuğun oraya vuruluyor ve Türkiye’de dirty vs. gibi yerlerdeki gibi mürekkepli değil ancak mor ötesi ışıkla görülebilen bir damga oluyor. Geçen notta bahsettiğim üzerine kız atladığı için elini çatlatan arkadaşın eli alçıda olduğu için bu damgayı vuramadılar. Çocuk sol elini uzattıysa da kapıdaki güvenlik kabul etmedi. Bunun üzerine (içeri girmeyi ne kadar hırs yapmışsa) çocuk elindeki alçıyı parçaladı ve içeri girmeyi denedi ancak bu sefer de eli sakat olduğu için almadılar. Hitler’in biyolojik faşizminin başka bir durumu söz konusu sanırım. İşin en garip yanı ise kapıda ilginç bir face control olması. Örneğin Türkiye’de mekanlara damsız girilemezken burada böyle bir muhabbet yok tam tersine. Çok şık olmama rağmen ben kapıdan rahatça geçebilirken bir sürü kızı kapıdan geri çevirdiler. Sanırım içerideki sayıyı dengelemek için kızları değil erkekleri alıyorlar (dedim size ilginç ülke diye). Neyse kulübün önünde alçıyı parçalarkenki fotoğrafımızı da çektim buraya koymaya çalışacağım gerçekten komik bir görüntüydü.

Ülkedeki politik duruma dair bir şeyler yazmak istiyorum ama henüz pek bir şey öğrenemedim. İnternette ulusal Bolşevik parti diye bir şey buldum Rusçam çok iyi olmadığı için çözemedim. Stalin’in fotoğrafını görür görmez mail attım gerçi Ama sanırım bunlar bizim anladığımız anlamda bir komünist parti değil daha ulusalcı bir yapılanmalar. Dediğim gibi henüz çözemedim ama araştırmalarım devam ediyor.

Neyse bir iki komik anekdotla bu notu da bitireyim:

- Buraya geldiğim ilk gün yurdun halini gördükten sonra iyice sinirlerim bozulmuştu ve ciddi sarhoş olana kadar içmiştim. Sabah bir müzik sesiyle uyandım. Nerede olduğumu anımsamam biraz zaman aldı sonrasında yan odadan başım belada şarkısının melodisinin geldiğini fark ettim. Daha sonra da çocuk duşa girip Cemo’yu söylemeye başladı. Tabi yataktan fırlayıp sen grup yorum mu söylüyorsun diye sorunca çocuk biraz korktu ama neyse yinede iyiydi. Sanırım kan çekiyor. Belarus’ta bile yan odada grup yorum söyleyen arkadaşı buluyorum yani.
- Geçen gün sohbet ettiğimiz Belaruslu bir kızın dediğine göre Türkmenler Belarusluların yaşam şartlarını ve şekillerini çok primitive buluyorlarmış. Ben gülmekten yarıldım yorum bile yapamıyorum.
- 12 Erkek ve Türk’ün aynı sınıfta olması gerçekten çok kötü oluyor. Orta okul yıllarında hocalar Türkçe biliyordur diye yarım yamalak yapabildiğimiz esprileri rahat rahat yapıyoruz ama gülmekten ders yapamıyoruz neredeyse. Hocanın her dediğini çevirme alışkanlığı oldu. Tabi bu yanlış çeviriler çok komik muhabbetlere yol açıyor. Mesela

- сколько часы ты чиатать в дома? (Evde kaç saat ders çalışıyorsun)

- Ne diyo lan bu anlamadım

- Abi bir postayı kaç dakkada atıyorsun diye soruyor.

- Lan olm ders mers dio lan. 0.5 час

- Это очень мала. (Çok azmış)


En sonunda hoca bize özlü sözleri öğretmeye çalışırken ipler tamamen koptu.
Her şey kadının Сколько лет сколко зим(Ne kadar yaz o kadar kış) sözünün benzerinin Türkçe’de olup olmadığını sormasıyla başladı. Önce ne kadar ekmek o kadar köfte demiştik sonra kadın başka var mı diye sorunca artık dayanamadık ama 60 yaşında kadına “öyle g.te böyle y.rrak” diye atasözü öğretirken kendimi gerçekten biraz kötü hissettim.

- Burada 29 Aralık’ta yabancı öğrenciler arasında bir etkinlik olacak ve isteyenler şarkı söyleyecekmiş. Ahmet Kaya’dan bahtiyar patlatmayı düşünüyoruz Aslında ilk olarak küfürlü bir şeyler yazalım aşk şarkısı diye söyletip youtube a koyalım diye bir fikir atmıştım ama Türkmenler anlayabilir diye çok destekleyen çıkmadı. Şimdi Kathusya’yı söyleyeceğiz. Komik şarkı arayışlarımız sürmekte aklına gelen olursa bana mesaj atsın. Eğer ben de söylersem videosunu çekip koyacağız. Gerçi benim sesimi bildiğiniz için herhalde izlemezsiniz ama olsun.

- Bu arada bir de komedi filmine gittim John Travolta'nın oynadığı. Ülkede orjinal film bulmak imkansız tüm filmler dublajlı oynuyor. Tak cebe kanikuli adlı bir film. So so vacation gibi bir anlamı var sanırım. Film anladığım kadarıyla komikti bir de orjinalini izlemek isterdim ama yani ancak %30-40 ını anlayabildim.

- Bu arada sanırım buradaki votka insana halüsinasyon gösteriyor. Dün gece cep telefonundan internete girip gelen bir maili okudum. Mail rusça olduğu için tam anlamadım ama burada politik grup var mı dediğim bir kız içinde komünist geçen birşeyler yazmıştı. Sabah google translatete tam olarak ne yazdığını anlamak için mailarıma baktım herhalde sarhoş kafayla silmişim deyip önemsemedim ama kız bana öyle bir mail göndermediği konusunda oldukça ısrarcı. Yani size abi bana nie böyle diyorsun bak çok alındım dersem üstüme fazla gelmeyin:)

Bu arada rakı içmeyi gerçekten çok özledim delirebilirim her an burada. On gündür içki sürmüyordum ağzıma 2 gündür içiyorum orucumu da bozmuş oldum Gerçekten Hristiyanların da bu dönem tuttuğu bir oruç varmış şarap dışında içki içmiyorlarmış detaylarını da anlattılar da pek dinlemedim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder